Makaleler

Gözpınar köyünün haberleşme merkezine hoşgeldiniz...

 

Anasayfa

Anılar

Tarih

Makaleler

Haberler

Videolar

Fotoğraflar

Soyağaçları

Şiirler

Misafir Defteri


Televizyonlar

Dost Siteler

Gazeteler

Köy siteleri


Hızlı erişim:

“EVET” İLE “HAYIR” AÇMAZINDAKİ NAFİLELİK[1]

SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER

“Kaygılanmak ya da umut etmek değil
yeni silahlar aramak gerekiyor.”[2]

“Muhafazakâr/maneviyatçı” “Anadolu Kaplanları”nın; bir başka deyişle, önü, emek ve özgürlük mücadelesini boğan12 Eylül askerî darbesinin yol verdiği neo-liberal siyasalarla açılan, şimdinin moda tabiriyle “Askerî vesayet rejimi” altında semiren taşra burjuvazisinin “öz” partisi AKP; bu coğrafyada iktidar olmak için hükümet olmadığı gerçekliğine birbiri ardı sıra birkaç kez toslayınca, bir “fars” sergilemeye koyuldu. 12 Eylül rejiminin ve genelde askerî-sivil bürokrasinin siyaset üzerindeki müdahaleciliğini tasfiye edecek bir “sivil Anayasa” idi farsın adı.
Ve ütopyaları AB’ye endeksli liberallerin tezahüratı altında, öteki egemen fraksiyon ile, anayasa değişikliği üzerinden bir itiş-kakışa girişti. Birkaç hamlesi, kendilerini rejimin “kurucu iradesi” ile özdeşleştirip, yeni-yetme taşra burjuvazisinin ve siyasal temsilcisinin niyetlerine kuşkulu gözlerle bakan geleneksel oligarşi tarafından püskürtülse de, yılmadı. Parlamentodaki çoğunluğu, Türkiye’den bir “turuncu devrim” beklentisi içindeki iç ve dış (neo-)liberal çevrelerin alkışları ve iftar çadırlarının, valiliklerin, belediyelerin dağıttığı yardımların önünde kuyruğa dizilen yoksulların “yaşa-varol!” haykırışlarından aldığı cesaretle, her defasında, “liberal-demokrat” şakşakçıların gözünü boyayacak bir-iki tadilatın üzerini örttüğü, “geleneksel oligarşiyi” (askerî+sivil bürokrasi) etkisizleştirip (özellikle) hukuk kurumunun iplerini kendi eline verecek düzenlemeler paketini sürmesini bildi piyasaya…
Bu kez de öyle oluyor.
“12 Eylül rejiminin kökünü kazıyorum!” iddiasındaki AKP, gerçekte 12 Eylül kurumlarının denetimini eline verecek önlemleri sunmaya hazırlanıyor, referandumda. Böylelikle geleneksel laik/bürokratik elitin yerini neo-liberal Fethullahçı elitin almasını sağlayacak bir “transformasyon”u, ezilenlere, sömürülenlere “demokratikleşme/sivilleşme” olarak yutturmaya kalkışıyor. Bir başka deyişle, kalkıştığı “düzen-içi düzenleme,” burjuvazinin ezilenlere karşı kullandığı silahı sağ omzundan sol omzuna veya sol omzundan sağ omzuna geçirmekten başka anlam ifade etmiyor.
Peki, önümüzdeki 12 Eylül referandumu “fars”ının (evet evet; 12 Eylül 2010 günü gerçekleştirilecek olan referandum, yakın tarihimizdeki kanlı bir trajedinin bir ‘fars’a bağlanmasıdır!) CHP’li/MHP’li “red cephesi” neye denk düşüyor?
Anayasa değişikliklerine “Hayır!” demenin, bu zadegân açısından 12 Eylül Darbe Anayasası’na sahip çıkmak, “Devlet ve Milletin Bölünmez Bütünlüğü” adına onun kılına dokundurtmamaya yeminli, “lüzumu hâsıl olursa biz değiştiririz,” diyen bir yetkeciliği sürdürmek olduğunu vurgulamaya gerek var mı?
Olan biten, gerçekte şundan ibarettir: AKP düzenin güçleri üzerindeki hâkimiyetini güçlendirecek aygıtları anayasa hükmüne bağlamaya, dolayısıyla da iktidarını pekiştirmeye çabalarken, muarızları AKP iktidarının elini rahatlatacak bu düzenlemelere karşı çıkıp, referandumu “Vatan elden gidiyor!” aculluğu ile güvenoylamasına dönüştürme çabasına girişmişlerdir…
Bu, bu coğrafyanın sömürülenleri ve ezilenleri için bir tuzaktır; referandum, önümüzdeki dönemde egemen fraksiyonlardan hangisini sırtında taşıyacağını seçmesini istemektir emekçilerden, Kürtlerden, yoksullardan, kadınlardan, gençlerden…
Ve emekçileri, Kürtleri, yoksulları, kadınları, gençleri, yani ezcümle sömürülen ve ezilenleri referandumda “Evet” (ya da hiç fark etmez: “Hayır”) oyu kullanmaya çağırmak, bu toprakların “lanetlileri”nin yazgısını bir kez daha fillerin tepişmesine bağlamak anlamına gelmektedir.
* * *
Fillerin tepişmesinde taraf olan herkes, yani hem “ulusal sol”cular, hem de “Fethullah” muhibbi liberaller bilmelidir ki, Devrimci-sosyalistlerin 12 Eylül Anayasası’nı savunmak gibi bir derdi yoktur; olmaz da… Bu konuda her söz, muğalatadır, abes ile iştigaldir…
Abes ile iştigal edenler; AKP “Taraf”lı liberallerdir; hani “ama”lı, “fakat”lı konuşma ve yaşamayı meslek edinerek, hep sağlarından medet uman siyasal kadavralardır! (Sahi, kaç kişidir bu “Taraf”lı liberaller? Kim(ler)i temsil ederler? İstanbul’un Beyoğlu’su dışında nere(ler)de bulunurlar? Şimdiye dek hangi taşın altına sokmuşlardır ellerini?)
“Yetmez ama…” mı diyorsunuz! 12 Eylül’ün izlerini silmek mi istiyorsunuz? Çok kolay: 12 Eylül’ün sebeb-i hikmetinin karşısına dikilirsiniz! Sahi, 12 Eylül darbesi, Türkiye’de sermayenin egemenliğini tahkim etmek için yapılmamış mıydı? yoksa biz mi yanlış hatırlıyoruz?
Bunu AKP’siz (Fethullah’sız) yapmaya; niyet ve cüretiniz var mı?
Varsa işte o zaman otoriterliğe karşı çıktığınızı söylemeye hakkınız olur; yoksa susun!
“Yetmez…” deyip, ardından “Evet” diyen “aymazlık”; “Ne”yin, “Neden” yetmez olduğunun “Niçin”i konusunda niye dut yemiş bülbüle dönüyor?
Neden “şer” söylemini öne çıkarıp, ardından da “ehven-i şer” ilan ettiğine itibar edilmesini istiyor?
* * *
Ya “AKP gericiliğine karşı mücadele” kisvesiyle bu coğrafyada kokuşmuş, yozlaşmış, tefessüh etmiş ne varsa “kutsal”, “dokunulmaz” ilan eden “ulusal solcu”lar? “Anti-emperyalizm” maskenizin altından Kürtleri “düşman” ilan eden kirli bir milliyetçilik sırıtmıyor mu? Bu ülkenin emekçilerini, yoksullarını, Kürtlerini, kadınlarının, gençlerini boğan, yaşamlarını cehenneme çeviren bütün baskı ve zulüm aygıtlarını, “vatanı böldürtmeme” adına sahiplenmenize ne demeli?
İşte “açılım”dan beklediğini (ki beklediği, Kürtlerden, kendilerine verilen birkaç hak kırıntısına medyun-u şükran, İslâm maneviyatçılığı altında birleşmiş bir “millet-i sadıka” yaratabilmekti) bulamayarak “millî birlik cephesi”ne rücu eden AKP’lilerle aynı safta buluştunuz… Şimdi siperlerinizin ardında, “kim daha milliyetçi?” yarışmaları düzenleyebilirsiniz rahatlıkla…
Bizim, yani devrimci sosyalistlerin ne “şer”inizle, ne de “ehven-i şer”inizle bir işimiz olamaz.
Biz Eşitlik, Özgürlük, Eşitlikçi Özgürlük ya da Özgürlükçü Eşitliğin Anayasası, Halkların Gönüllü ve Eşit Temelli Kardeşliği’nin Anayasası’nı kaleme alacağımız kardeşlik günleri için mücadelemizi sürdüreceğiz. Bazılarınıza “uçuk-kaçık”, bazılarınıza “dogmatik gelse” de: Bunun için “Evet’e de Hayır... Hayır’a da Hayır...” diyerek referandumu boykot ediyoruz!
Boykot = boşa çıkarmadır; boykot egemen siyasetin ilüzyonlarını deşifre edip, başka bir şeyin mümkün olduğunun propaganda ve eyleminin örgütlenmesidir; bağımsız emekçi çizgisinin ortaya çıkartılmasıdır!
Önümüzdeki “referandum aldatmacası” konusunda bizim tavrımız bu.
Bu duruşun coğrafyamızda her türlü ezilme/sömürü ilişkisine karşı duranlar açısından hayırlı bir ayrışmaya yol açacağı kanısındayız.
Söz konusu duruş, Kürt hareketini ve sosyalist sol’u liberal sivil toplumculuktan ayrıştırarak yeni (ve daha sağlıklı) birliklere yönelmenin önünü açacaktır. Ve suyun batı yakasında iyi anlatılabildiği takdirde, Fethullah’çı kuşatma ile 12 Eylül Anayasası arasında sıkışmış emekçi kitlelerin hegemonik söylemden kopuşunu kolaylaştırabilir.

18 Temmuz 2010 10:16:25, Çeşme Köy.

N O T L A R
[1] Newroz, Yıl:4, No:139, 22 Temmuz 2010…
[2] Gilles Deleuze.

 

 

AKP’NİN “ANAYASA REFORMU” PAKETİ

SİBEL ÖZBUDUN

“Yasalar fakiri ezer
ve zenginler ise
yasaları yönetir.”

AKP gerçekten de her sıkıştığını hissettiğinde “radikal” bir çıkışla bir taşla birkaç kuş birden vuracağını hesapladığı bir hamleye girişiyor: Kendini “statükocu” güçlere karşı kararlı bir mücadele sürdüren yılmaz bir reformcu gibi göstermek, küçük siyasal çalımlarla muarızlarını “derin devletçi”, “statükocu”, “antidemokrat”, giderek “Ergenekoncu” vb. ya da en azından “samimiyetsiz” pozisyonuna düşürmek, hamleleri başarıya ulaşmasa da “Eski Rejim”in üç temel sütunu, CHP, ordu ve hukuk sistemini aşındırmak…
Bu kez de öyle oldu: Anayasa Mahkemesi, HSYK, Yargıtay ve Danıştay’ın sınırlayıcı karşı-hamleleri ile önü kesilen AKP hükümeti, kamuoyunun karşısına, “12 Eylül Anayasası”nı kısmen değiştirme savıyla çıktı.
Hiç kuşku yok ki, “aşınmak” ne kelime, “Kemalist”, “Vesayetçi”, “Derin” vb. terimlerle de tanımlanagelen “Eski Rejim”in, yerini emek temelli, kültürel çeşitliliği bir zenginlik sayan, çoğulcu, eşitlikçi, özgürlükçü, katılımcı bir sisteme terk ederek ortadan kaldırılmasından yana olanlardanım. Ve tabii 12 Eylül rejiminin bütün sorumlarından hesap sorulması, (Anayasası dâhil) bütün sonuçlarıyla birlikte tarihin çöp tenekesine atılması gerektiğini düşünenlerden…
Buna karşılık, AKP’nin keserinin her daim kendine doğru yonttuğunun vurgulanması gerektiğini düşünüyorum. AKP’nin Anayasa değişikliği önerilerine üstünkörü bir bakış dahi, “çoğunluğun mutlak hâkimiyetine” dayanan bir zihniyetle hukuk sistemini ele geçirme niyetini açığa çıkartacak, paketi “şık” göstermek için rastgele eklenen maddelerin süfliliğini ortaya koyacaktır. Hemen bir-iki örnek vereyim:
Örneğin 10. maddenin, kadınlarla erkeklerin “hak eşitliği”ni düzenleyen hükmüne, “Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz” ve Çocuklar, yaslılar ve engelliler gibi özel surette korunması gerekenler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılamaz” gibi fazladan bir yorumla süslenmektedir.
“Özel hayatın gizliliği”ni düzenleyen 20. maddeye tasarıyla eklenmesi önerilen “kişisel verilerin isteğe bağlı olarak korunması” hükmü de anayasal düzlemde ele alınmanın hiçbir önemi haiz olmadığı, yasa değişikliğiyle düzenlenebilecek bir hüküm.
“Ailenin korunması” başlıklı 41. maddeye eklenmesi önerilen “Her çocuk, yeterli himaye ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir” düzenlemesinin ne anlama geldiğini anlayan, beri gelsin.
Önerilen değişiklikler arasında belki de en trajikomiği, kamu emekçilerinin “Toplu iş sözleşmesi” hakkını düzenleyen 53. maddenin başlığının, “Toplu iş sözleşmesi ve toplu sözleşme hakkı” olarak değiştirilmesi… “Kapsamı, istisnaları, yararlanacaklar, yapılma şekli, usulü ve yürürlüğü, Uzlaştırma Kurulunun teşkili, çalışma usul ve esasları ile diğer hususlar”ın düzenlenmesi çıkartılacak olan kanuna bırakılan bir “toplu sizleşme” hakkı… Hem de grevsiz! Bir karikatür!
Oysa AKP “hukukçuları” iktidar partisinin bu Anayasa değişikliği tasarısıyla gerçekten yapmak istedikleri konusunda son derece net ve ayrıntıcı… “Bunlar neler” mi?
Parti kapatmaların Meclis’te grubu bulunan partilerin temsilcilerinden oluşacak bir komisyona bırakılması (böylelikle de kapıyı Kürtleri temsil eden ya da sosyalist vb. partilerin kapatılmasına açık bırakırken, kendi partilerinin kapatılmamasını güvence altına almak) (Md. 69)…
YAŞ kararlarına yargı yolu (böylelikle ‘irticaî faaliyetler’ gerekçesiyle TSK’dan atılanların geri alınmasının sağlanması) (md. 125)…
Ve en ayrıntılı ve köklü değişiklik önerileri Anayasa Mahkemesi ve HSYK üyelerinin çoğunluğunun seçimini Parlamento (dolayısıyla da iktidar partisi) ve Cumhurbaşkanı’na bırakan ve her iki kurumun da bileşimini büyük ölçüde değiştiren öneriler: Md. 146, 147, 148, 159…
AKP hükümetinin, tüm bir hukuk sisteminin dümenini kendi eline verecek bu düzenlemeleri onaylamamız karşısında bize uzattığı tek kayda değer elma şekeri ise, galiba Anayasa’nın 12 Eylül rejiminin koçbaşı kurumları, MGK ve Danışma Meclisi üyelerini yaşam boyu dokunulmaz kılan geçici 15. maddesinin kaldırılması.
Peki, paketin parlamentoda ya da referandumla olduğu gibi kabul edilmesi durumunda AKP denetimindeki bir yargı sisteminin bu iki kurumun üyelerinden sağ kalanları vicdanlarımızı ferahlatacak bir yargılama sürecine tabi tutacağına inanalım mı gerçekten? Sahi, AKP iktidarı döneminde Adalet Bakanlığı örneğin Kenan Evren aleyhine iddianame düzenlediği için HSYK tarafından görevden alınan savcı Sacit Karasu, ya da Şemdinli iddianamesinde dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt’tan da söz ettiği için aynı yazgıyı paylaşan Savcı Ferhat Sarıkaya lehine herhangi bir girişimde bulunmuş muydu?
Hayır, hayır! “kendine Müslüman” AKP’nin Anayasa reformları “paketi”nden bu ülkede Kürtlerin, kendi kültürlerini özgürce yaşayıp geliştirmek, kamusal alanda kendi kimlikleriyle varolmak isteyen diğer kültürel grupların, sosyal hakları neo-liberal politikaların her adımında biraz daha budanan, örgütlenme ve hak arama yolları cendereye kıstırılmış emekçilerin, çevre ve kültürel miras üzerindeki yağmaya son verilmesini bekleyen yurttaşların, eğitim ve sağlığın tüm yurttaşların eşit biçimde erişebileceği parasız bir kamu hizmeti ilan edilmesini bekleyen kadın ve erkeklerin; Sünni inanışı ‘resmî din’ statüsüne yükselten uygulamalara son verilmesini ve din eğitiminin zorunlu olmaktan çıkartılmasını talep eden Alevilerin… kısacası, sizin, benim, bu ülkede alnının teriyle yaşamaya çabalayan dürüst ve sıradan insanların insanca, onurlu bir yaşam özlemlerine karşılık verecek bir şeyler beklemek, abesle iştigaldir.
Bizlerin özlemlerine karşılık düşen bir anayasayı, ancak kendi mücadelelerimizin zaferi olarak, kendi ellerimizle yazabileceğiz…

26 Mart 2010 07:43:47, Ankara.

 

NOKTA’MI; VİRGÜL’MÜ?

Cemal Yeşil

 

69 gün süren TEKEL eylemi, özlük haklarının korunmasını ve işlerini kayıbetmemek için 15 Aralıkta başlatılan eylemlerine geçici bir süre için son verdiler.Ancak TEKEL işçilerinimn bu eylemleri beklenmedik büyük gelişmelere neden oldu.Öyle bir anafor yakaladılarki Avrupa Sendıkal hareket’ininde desteğini kazanarak  toplumdaki bütün muhalefetin merkezi oldular ve toplumdaki dayanışma ruhunu yeniden canlandırdılar.

Bütün sendikalar TEKEL işçisine borçludur.TEKEL işçisinin eylemi farkından olmadan Tekgıda iş yöneticilerinin saygınlığını artırdılar,sendikal hareketi iflasın eşiğinden kurterdılar, sendikacılara bir nabzede olsa bir saygınlık kazandırmış oldular. Bir yıldır aidat alamadığı üyelerinin hakları için yabana atılmıyacak bir mucadeleyle önderlik ettiler.

 AKP hükümeti özelleştirme adı altında bu kurumları kendi yandaşlarına peşkeş çekerek TEKEL işçilerini 4C ye mahküm etmek istedi, hatta bir çok yerlerde başarıya ulaştığını görüyordu.

Örneğin TEKEL’in Unkapanındaki 5 katlı binasının 4 özel hastanesi bulunan Medipol Grup’a peşkeş çektiklerini basından okuduk. 4C nin ezilen madurları TEKEL işçileri.Türkiyede birçok gerceği birdaha göz önüne serdiler. 4C’yi yürürlükten kaldırana kadar mucadeleye devam kararı aldılar ve amaçlarınada ulaştılar. TEKEL işçisi bu kararlılıklarıyla 4C ye madur olanların durumlarındada nıspı iyileştirme saladılar.

TEKEL işçisinin bu kararlılığı Tariş işçilerinede büyük bir cesaret’de sağlamiş oldu, onlarda Fabrikalarının yeniden üretime başlaması için harekete geçtiler eylemlerini sürdüreceklerini söylediler.En azında şimdilik kararlı görünüyorlar tek dileyimiz onlarında başarıya ulaşmalarıdır.

  Ancak bütün bu sergilenen onurlu ve kararlı mucadele bize bir çok gerçeği, birdaha ortaya koymadımı? Bence çok bariz bir şekilde ortaya koymuş bulundular.

Şu gerçegi bir daha ortaya koydularki bir ülkede, dini,dili,ırki, etnik kökeni ne olursa olsun, bu ülkede yaşıyan kerkesin ama herkesi birlikte, bir kurtuluş mucadelesı vermediği taktırde, başarı elde etmesi çok zordur.

Yani bir ülkede, insan hakları ve demokrasi sözkonusu degilse, o ülkede herkes az yada çok, sırası geldiğinde bir biçimiyle zararını görecektir.

 Bir TEKEL işçisi şunu söylemişti, "bu eylemde bütün halklar birleşti kimsenin gücü yetmeyecek bize."

Birinci dünya savaşından bu yana emperyalizmin, toplumları kendi çıkarları doğrultusunda daha kolay, yönlendirmek için, ortaya attığı, ulusalcı ve etnisite kavramının,böl ve yönet politikasından başka bir şey değildir.(ha bu farklı kültürleri yok saymak deyildir,toplumun bütün kesimleri bu mucadeleye katılırken kendi, kültürel özelliklerinide korumak şartıyla, bu mucadeleyi vermelidir. Zaten demokraside bu deyilmi?)

Gelişmemiş, yada gelişmekte olan ülkelerde, daha rahat at oynatmak için  ortalığı bulandırmak amacıyla ortaya attığı bir gerçektir.

Eger bir ülkede toplumun insanca yaşaması için demokrasi vaz geçilmez bir unsursa, herkesin Sorunu  demokratik bir düzenin sağlanmasıyla çözülecekse, o zaman o ülkede yaşayan herkesin, önce demokrasının ne demek oldugunu kavraması ve kendi kişiliğinde bunu gerçekleştirmesi lazım. Kavraması lazım çünkü; amacına ulaşması için bu mücadeleyi bilinçli bir şekilde vermesi gerekir.

Kapitalizim ve emperyalizim toplumları kendi çıkarları için ezerken sömürürken din, dil, ırk gözetlemiyor, kapitalizmin böyle bir sorunuda yoktur, onun tek bir sorunu vara, kärına kär katmaktır, gerıisi alt tabakanın işidir varsın onlar bu işlerle uğraşsınlar, biz işimize bakalım!

O zaman, bana göre yapılması gereken, şudur, dinimiz, dilimiz, ırkımız, ne olursa olsun,hiç fark etmez, bütün bu emperyalıst oyunları bozmak için, herkesin yek vucut olması gerekmiyormu?

TEKEL işçileri eylemlerine noktamı koydular,virgülmü koydular bunu bıze zaman gösterecek. Ancak onlar kurtuluşun yolu birlikte mücadele etmeten geçtiğini bize bir daha  kanıtlamış oldular.

 

Kepezli Mihmani

 

IRK, ULUS VE DİN

Hasan

 

Sanırım dünya üzerinde, tanımlanmalarında ençok karmaşa yaşanan şeylerden üçüde ırk, ulus ve din tanımlanmalarıdır. Bununda çok basit bir nedeni var: Dünyaya egemen olanlar, bu konularda yaratmış oldukları kaostan yararlanarak daha rahat yönetebilmektedirler, çünkü…

Aslında, yaşanan onca karmaşaya rağmen, işin özü o kadarda karmaşık değildir. Onca tanımlama karmaşasının aksine, işin özünde sadece iki tane farklı tanımlama vardır. Bilimsel olan ve anti-bilimsel olanı. Anti - Bilimsel dediğimiz, temeli dinsel dogmalara dayanan, görüşler ve tanımlamalardır.

Yakın çevremizde olan bir çok insana sorduğumzda, kendisini Alevi olarak tanımlar. “Biz aleviyiz, Kürt değiliz” gibi bir saçmalığı, özellikle yaşlılarımızda çokça duymuşuzdur. Burda “sapla-saman” karıştırıldığını artık herkes görebilir. Zira, Alevilik dinsel bir konu iken, Kürt olmak, ulusal kökene ilişkin bir konudur.

Bu bilimsel olmayan bakış açısı, sadece yaşlılarımzda kalsa, belki hakkında yazmaya değmez, deyip geçerdik. Ama konunun daha vahim varyantları var. Kendini aydın-okumuş sayan birçok insan bu konuda yanlışa sapmaktadır.

Irk, ulus ve din insanlığın doğal gelişim süreci içinde ortaya çıkan kimi doğal-kültürel fenomenlerdir dersek, işi özetlemiş oluruz.

Dünya üzerinde yaşayan insanları sınıflandırıp kategorize etmek için başvurulan yöntemlerden biri, deri renklerine göre sınıflandırmaktır. Özünde insan olma özelllğiyle hiç bir ilgisi olmayan bu sınıflandırma basit bir nesneyi gruplara bölüp inceleme yöntemi iken, Yönetenler için , insanları bu ırk tanımlamasına dayanarak birbirine karşı kışkırtacak, bulunmaz bir araç sunar. Sadece insanların yaşadığı doğal koşullardan kaynaklanan, deri rengindeki farklılaşmanın, insanlık için ne Tür belalara yol açtığını görmek için tarihe bakmak yeterlidir. Halbuki, sadece ekvatoral bölgede yaşadığı için, güneş ışınlarına daha çok maruz kalan bir grub insanın, köleleştirilip horlanması, ne derece insanidir acaba? Bu farklığa (deri rengi) dayanarak, bu insanların ilkelliği üstüne inşa edilen onca dünya görüşünün alçaklığını görmek o kadar da zor olmasa gerek.

Günümüz de artık hertürlü alçaklığı ortaya çıkmış bu ırkçı görüşleri ileri sürmek pek o kadar kolay olamamaktadır. En son Güney Afrika da, açık açık “ırkçılık” ideolojisi ile yönetilen son devlette, kendini yenilemek zorunda kaldı. Geri bilincin egemen olduğu cahil kesimler dışında, hiç kimse artık farklı deri renginden dolayı kimseyi kötüleyemiyor.

Peki ırkçılık tamamen ortadan kalkmışmıdır? Kesinlikle hayır. Uzun süre ikisi bir arada dünyaya kan kustursada, son yüzyılla birlikte, ırkçılık şekil değiştirip Milliyetçilike (ulusalcılık) dönüşmüştür.

Irkçılıkdaki doğal deri rengi farklılığına dayanan ayrımcılık, Milliyetçilikte, tamamen yapay olarak oluşturulmuş, ulusal farklılıklara dayanır. Temelinde,yine doğal olarak insanların farklı bölgelerde evrimleşmesinden kaynaklı olarak gelişen farklı dil ve özellikler kullanılarak, daha önceleri pek önemsenmeyen , farklılık olarak algılanmayan bu özellikler, sermayenin kendi pazarını yaratması sürecinde önem kazanmıştır.

20. Yüzyıl dünyaya egemen olma çabasındaki devletlerin, insanlık toplumunu ulusal ayrılıklar temelinde birbirine kırdırdığı iki büyük Dünya savaşına sahne oldu. Özünde, dünyaya egemen olma çabasındaki Finans Oligarşinin rakiplerini ve dünya halkların diz çöktürme savaşları olan bu savaşlar, görünürde ulusal çıkarlar teranesi ile yürütülmüştür. Birbiri ile hiç bir sorunu olmayan, farklı uluslara mensup emekçi halklar, Alman, İngiliz , Amerikan vb. Emperyalistlerin çıkarları uğruna birbirine kırdırılmıştır…

Günümüzde de, tüm savaşlar ulusal çıkarlar temelinde organize edilmektedir. Özü itibariyle, ikinci Dünya Savaşndın bu yana pek bir değişiklik olmadan , dünyanın geri halklarına medeniyet götürme adına bölgesel savaşlar hala devam ede gelmektedir.

Ülkemizde de durum aynen bu şekilde devam etmektedir. Ulusal çıkarları uğruna, Türk ulusu adına Kürtlerin vatanı işgal edilmiş, Kürt halkının her türlü itirazı “vatanı böldürtmeyiz!” teranesi ile kanla bastırılmıştır. Türk ulusundan emekçiler, vatan savunması adı altında diğer uluslara karşı dümanca tutum almaya ikna edilmeye çalışılmaktadır. Aslında, emperyalizme teslim edilimiş bir ülke, Kürtlerin özgürlük istemeleri karşısında, “bir karış taprağı kimseye vermeyiz!” demogojisi ile gözlerden kaybedilmeye çalışılıyor. Oysa, vatan diye birşey kalmamış, ülkenin heryanı Emperyalistlere parsellenmiştir. Türkiye topraklarındaki ABD üslerine bakıldığında her şey açık açık anlaşılmaktadır.

Egemenlerin cephesinden ulusların birbirine karşı kışkırtılması anlaşılır bir durumdur. Zira, iktidarılarını sürdürebilmelerinin en temel dayanağı, kendi uluslarının, diğer bir ulusa düşmanlığı üzerine oturyor olmasıdır.

Buradan bir parantez açıp, karşı tarafın, yani bu zorbalığa isyan edenlerin cephesinden, aynı durumu tekrarlama eğilimlerinede değinmek yerinde olacaktır. Çok bilinen şekliyle “Ezilen ulusun milliyetçiliği hoş karşılanmalıdır” özdeyişinin tahrifatı ile şekillenen milliyetçi dar görüşlülüğe de bakmak gerekir. Ezilen ulus, özgürlük mücadelesi verirken, kendisini ezen güç karşısında , ulusal özelliklerini ön plana çıkaran bir mücadele yürütmek zorundadır. Kendi dilini kullanma, kendi kültürünü canlı tutma vb. Tabiki ezen güce karşı silahlı dahil, her türlü aracı kullanma hakkı na sahiptir. Tüm bunlar anlaşılır ve olağan şeylerdir. Başka türlüsü de mümkün değildir.

Ezilen ulusun milliyetçiliğinin mazur görülmesini aşan durum ise, aynı kendi uluslarını ezen emperyal güç gibi, ezen ulusa karşı, o ulusun yönetilenlerini hedef alan, ırkçı -şoven yaklaşımdır. Bunun herşeyden önce,ezilen ulusa zararı olacaktır. Ezen ulus saflarında olası emek eksenli müttefikler daha baştan düşman ilan edilmiş olur. Karşı cepheden oluşacak yarıklar, daha baştan , egemenler adına onarılmış olur. Ayrıca, ulusların ezilen halklarının, emekçilerinin düşmanlaştırılması, nefret temelinde örgütlendirilimesi tarihin her anında başka ulusları ezenlerin çıkarlarına hizmet eder.

Bu yüzden bu tip anlayışları , ezilen ulus milliyetçiliği temelinde ele almak doğru değildir. Başka uluslara karşı düşmanca tutumlar almak, her zaman her yerde Emperyalizmin işine gelmiştir.

Onca kan ve gözyaşına rağmen, günümüzde hala, ulusal ayrılıklar insanlığın önünde en önemli sorunlardan biri olarak durmaktadır. Emperyalist - Kapitalist sömürücü sistem var oldukça, insanlığı birbirine kırtırtma, bu en temel ayrılıkta varlığını sürdürecektir. Ta ki insanlık, aynen ırka dayanan ayrılığın ne kadar saçma bir ayrılık olduğunu anladığı gibi, ulusal ayrılıklarında ne kadar suni ve insanlık için ne kadar zararlı olduğunu anladığı güne kadar…

Temeli dogmalara dayanan Din gibi, dinsel ayrılıklarda, insanlık var oldu olalı insanların uğruna birbirini boğazladığı bir başka olgudur. Diğer ikisinden farklı olarak, etkisini her zaman hissettiren en temel sorunlardan biridir. Yaşam kavgasında, gerçek sorunların perdelenmesinde diğerlerinden daha etkili ve eski olan Din konusunu, yazının uzamaması için bir başka sefere bırakıyoruz.

Özetlersek; insanlık toplumu tarih boyunca, yaşama savaşı verirken, bu yaşama savaşı sürecinde ortaya çıkan sınıflar savaşı arenasında, ezilenlerin gerçek çıkarları uğruna, yaşam kavgasında gerçek rollerini oynaması, ırkçı-ulusal ve dinsel ayrılıklarla gölgelenip görülmez kılınmıştır. Bir avuç azınlığın çıkarları, tüm insanların çıkarlarından üstün görüldüğü için, insanlık için temel olan,”Yaşama Savaşı”, insanlık adına zafere hala ulaşamamıştır.

(başa dön)

GDO'LAR
Mahmut Boyuneğmez

 

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO’lar), bazı bitki ve hayvanların, genetik materyallerinin, yani DNA’larının doğal olmayan yollar kullanılarak değiştirilmeleriyle oluşturuluyor. Bu tekniklere, “modern biyoteknoloji” ya da “gen teknolojisi” deniyor. Farklı canlı türleri arasında belirli bazı genlerin bir organizmadan diğerine transferinin yapıldığı bu teknolojiye, “rekombinant DNA teknolojisi” ya da “genetik mühendisiliği” adları da veriliyor. Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalar, bitkiler üzerinde yapılanlara göre daha yeni ve geliştirilme aşamasında bulunuyor; rekombinant DNA’lı hayvanlardan sağlanan yiyeceklerin güvenli olup olmadığı hakkında henüz yeterince bilgi bulunmuyor. Oysa, 1990’ların ilk yıllarından beri genetiği değiştirilmiş (GD) bitkiler yaratılıyor ve bu bitkilerin ürünü olarak GD mahsüller elde ediliyor.

 

Biyoteknolojinin potansiyel yararları şunlar: Gıdaların besin değerini artırmak ve uzun süre bozulmamalarını sağlamak, gıdaların alerjik özelliklerini ortadan kaldırmak, gıda üretiminde verimliliği artırmak, gıda bolluğu oluşturmak ve gıda fiyatlarını düşürmek, böcekler ve virüsler tarafından oluşturulan bitki hastalıklarına karşı dirençli bitkiler yetiştirmek, zararlı otlar için kullanılan herbisitlere (bitki ilaçlarına) karşı ürünlerin tolaranslı olmasını sağlamak… Geleneksel yöntemlerle istenilen tarımsal ürünleri elde etmek zaman alıcıdır ve elde edilen sonuçlarda kesinlik azdır. Oysa genetik mühendislikle, arzu edilen özelliklere sahip bitkiler kısa süreler içinde, kesin sonuçlar alınarak, elde ediliyor.

 

Biyoteknolojiyi kullanarak gıda ve tarım alanında başka ilerlemeler de gerçekleştirilebilir? Örnek mi?.. Kuraklığa dayanıklı bitkiler, tuzlu topraklarda yetişebilen bitkiler, soğuğa ve don olayına dayanıklı bitkiler, aşı üreten bitkiler ve hayvanlar, besin değeri yüksek bitkiler gibi… Örneğin üretimi gerçekleşmiş olan “altın pirinç”te yüksek miktarda vitamin A bulunuyor; peki, örneğin bolca demir içeren pirinç üretimi neden olmasın?.. Tüm bunların gelecekte geliştirilmesi mümkün görünüyor.

 

Şu anda pazara çıkmış tüm GD ürünlerse şu özelliklere sahip: Böcek hasarına karşı direnç, viral bitki enfeksiyonlarına karşı direnç ve belli bazı bitki ilaçlarına tolerans… Bu özelliklere sahip GDO’lar için kullanılan genler mikroorganizmalardan alınmış durumda.

 

Bitkilerin böceklere karşı dirençli olması, BT (Bacillus Thuringiensis) adlı bakteriden toksin üreten bir genin, bitkiye aktarılmasıyla sağlanıyor. Bu toksin insanlara zarar vermiyor ve tarımda böcek ilacı olarak zaten kullanılıyor. Bu toksini kalıcı biçimde üreten bitkiler, yani GD ürünler, daha az böcek ilacı kullanımıyla yetiştirilebiliyor.

 

Bitkilerde hastalık oluşturan belli bazı virüsler kullanılarak, GD ürünlerin bu virüslere karşı dirençli olmaları sağlanıyor. Böylelikle GD bitkilerin bu hastalıklara daha az yakalanması ve mahsül miktarında artış sağlanabiliyor.

 

Yine bitki ilaçlarına (herbisitlere) karşı direnci olan bir bakteriden, bu dirençten sorumlu genin bitkilere aktarılmasıyla, herbisit toleransı geliştiriliyor. Zararlı otların ürün miktarını etkilediği koşullarda, GD bu bitkiler kullanıldığında, herbisitlerin kullanımı azalıyor.

 

Biyoteknoloji, daha önce ilaçların üretiminde de kullanılmıştı ve bu alanda biyoteknolojinin kullanımı hiç sorgulanmadı. GD gıdaların üretimine başlandığında ve bu gıdalar pazara sürüldüğündeyse, biyoteknoloji üzerine spekülasyonlar yapılmaya başlandı. Bu teknolojinin gıda olarak tüketilen bitkilerde uygulanması, “risk/yarar” formülünde daha çok riskler üzerinde durulmasına ve toplumlarda giderek yayılan bazı endişelere yol açtı. Şu anda birçok ülkede, GDO’ların satışı hükümetlerce onaylanmış durumda ve satışları marketlerde gerçekleşiyor. Fakat bu ürünler hakkındaki endişeler/korkular tükenmiş değil.

 

GDO’lar hakkındaki çekinceler ve endişeler şu üç temel konuya odaklanmış görünüyor:

 

Bir: GDO’lar alerjik midir?.. Eğer bitkiye transfer edilen genin ürettiği protein alerjikse, bu durumda bu ürünler alerjiye yol açabilir. Dolayısıyla, alerjik etkileri olmayan proteinler üreten GDO’ların yaratılması (alerjik protein üretenlerin oluşturulmaması) gerekiyor. Ancak şu anda pazara sürülmüş GD gıdaların saptanmış hiçbir alerjik etkileri yok. Pazardaki GDO’lu ürünlerin insan sağlığı açısından risk oluşturmadığı Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından belirtiliyor. GDO’lu ürünlerin insanlar tarafından tüketimi sonucu oluşmuş herhangi bir olumsuz etki de saptanmış değil.

 

İkinci endişeyi şu soru özetliyor: Gen transferleri olur mu?.. GD gıdaların yenmesiyle insan barsağındaki bakterilere ya da insan hücrelerine gen transferleri olma olasılığından endişelenilmişti. Endişelenildi, çünkü GDO üretilirken, antibiyotiklere karşı direnç oluşturan genlerin kullanıldığı biliniyordu. Yani bu genlerin, insan hücrelerine veya insan barsağındaki bakterilere transferiyle, antibiyotiklere karşı direnç özelliğinin kazandırılacağı yönünde şüpheler vardı. Oysa bu transferlerin gerçekleşme olasılığının düşük olduğunu belirtmek gerekiyor. Ancak her ihtimale karşı, antibiyotiklere direnç oluşturan genlerin, GDO’lar üretilirken kullanılmaması yönünde bir eğilim de oluşmalı.

 

Bir başka endişe, GD bitkilerle doğadaki bitkiler arasında gen değişimlerinin olma ihtimalinden kaynaklanıyor. Yani “doğal bitkilerle GD bitkiler arasında çaprazlaşmalar olur mu?” diye kaygı duyuluyor. GDO’lara ilişkin kaygılardan en sağlam olanı da bu. Gerçekten bahsedilen çaprazlaşmalar olanaklı. Ancak bu konuda da, insanlığın çözümsüz olduğu söylenemez. Çok sıkı bir izolasyonla, GD bitkiler ve doğal bitkiler birbirinden ayrılabilir. Zaten birçok ülkede bu izolasyonlar yapılarak üretim gerçekleşiyor. Aslında bu izolasyon günümüzde tekellerin işine yarıyor; patentli tohumlardan yetiştirilen bitkilerin özelliklerinin “arı, böcek, rüzgar” yoluyla yan tarlalara taşınmaması isteniyor.

 

Ayrıca, bitkiler arasındaki çaprazlaşmaları önlemek için GD bitkiler, polen üretemeyecek şekilde, yani “kısır” hale de getirilebilir. Başka bir alternatifse, GD bitkilerin polen üretseler dahi, bu polenlerin aktarılmış genleri içermemesi. Örneğin BT’den aktarılan genle “böcek ilacı üreten” (böcek larvalarını öldüren bir protein üreten) mısırlar elde edilmişti; bu durumda zararsız ve yararlı böceklerin de ölmesi söz konusu oluyor. İzolasyon gibi önlemlerle ve genetik mühendisliğindeki daha ileri gelişmelerle, yararlı veya zararsız böceklerin ölmelerinin önüne geçilmesi de mümkün görünüyor.

 

Konunun bilimsel yanı böyle… Peki, politik yanı nasıl? Şimdi kısaca buna bakalım.

 

1.     GD tohumların tekeller tarafından kendi adlarına patentlenmesi kabul edilemez. Canlıların/doğanın patentlenmesine, aklı başında olan hiç kimse onay veremez. Fakat kapitalizmin karakteristik özelliği, işte budur; canlılar ve doğa üzerinde bile özel mülkiyet hakkının olduğu iddia edilir.

     

2.     Zaman içerisinde, tarımla uğraşan küçük üreticiler/çiftçiler, patenti alınmış bu tür tohumların tedarikçilerine, dolayısıyla patent sahibi tekellere bağımlı olur. GD ürünlerin sayıca artması, bunların fiyatlarının giderek azalması, aynı zamanda, bağımlı ülkelerin, bu teknolojiyi kullanan emperyalist ülkelere gıda alanındaki bağımlılığının derinleşmesi anlamına da gelir.

                                     

3.     Üstelik, kapitalizm koşulları altında şu da olanaklı; tekel şirketlerde öyle tohumlar üretilebilir ki, bu tohumlardan yetişecek ürünlerin tohumları, bir daha ürün vermeyecek şekilde olabilir. Evet, bir kereliğine ekilen ve ürün devamlılığı olmayan tohumların geliştirilmesi de, biyoteknolojiyle olanaklı… Fakat yine biyoteknolojinin bir suçu yok! Sorun bu teknolojinin kimlerin elinde ve ne şekilde kullanıldığında.

   

4.     Bazı herbisitlere (bitki ilaçlarına) toleranslı GD bitkilerin yaygın kullanımıyla, çiftçilerin ve tarımın bu kimyasallara giderek daha çok bağımlı olması gerçekleşebilir. Dolayısıyla, bu herbisitlerin üretiminin gerçekleştiği kimya endüstrisi şirketleri, tarımın gelişimine yön verebilir.

 

        5.     Son olarak ve bir kez daha belirtmek gerekir ki, insanlığın ortak mirası olan tarımsal faaliyetlerin, kapitalist tekellerin egemenliğine girmesi sorgulanmalıdır. (başa dön)

 

“ATAERKİ DEDİĞİN TEK DİŞİ KALMIŞ CANAVAR…”[1]

SİBEL ÖZBUDUN

Dicle Koğacıoğlu’nun kırılgan yüreği adına…

“Herkes dünyayı değiştirmeyi düşünür ama
hiç kimse kendini değiştirmeyi düşünmez.”[2]

Sanıyorum birçok kadının aklını kurcalayan bir soru: geçen akşam sohbet ettiğimiz Eğitim-Sen’li arkadaşa dile getirdiğimde, “Ağzımdan aldın,” ifadesi yayıldı yüzüne: “Ben de kendi kendime aynı şeyi soruyordum!”
Soru şu: Kadına yönelik eril şiddette gerçekten bir artış mı var, yoksa bu sorun hâline getirildiği için medyada daha fazla dile getiriliyor, bu nedenle mi böyle gözüküyor?
Aslında sorunun kendisi bir çaresizliğe işaret etmekte, çünkü yakın geçmişi, diyelim ki bir 10-15 yıl öncesindeki kadına yönelik şiddeti mevcut durumla karşılaştıracağımız istatistiksel veriler yok!
Dahasını da söyleyeyim: “Öz Türkçe” denilen TDK mamulatı dil konuşma kapsamımıza girmeden önce, yani 30-40 yıl öncesine dek, bugün adına “şiddet” dediğimiz görüngüyü karşılayan bir kavram da yoktu dilimizde. Bu, günümüzde “şiddet” kavramıyla işaret ettiğimiz zora dayalı davranışların o zamanlar yaşanmayışından değil, bir sorun kabul edilmeyişindendi: “Polis şiddeti”, “kadına yönelik şiddet”, “çocuğa yönelik şiddet”, “psikolojik şiddet”, “okulda şiddet” vb. gündelik dilimizi istila eden zorbalığı sanırım o günlerde “terbiye usullerinden” sayıp geçiyorduk. Öyle ya, kaç ülkede şu mealde türküler yakılabilmiştir ki: “Karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar…” Ve kaç ülkede, kadın, komşusuna vücudunda kocasının bir gün önceki eseri morlukları adeta “gururla” gösterirken, kadınlar hep birlikte iç geçirmektedir: “Kol kırılır, yen içinde kalır; Kocadır, döver de sever de…”
Bir başka deyişle, şiddet “yok” değil, ama “görünmez”di. Haklarını yemek olmaz, bugün görünür, tartışılır, yasalara konu olur hâle gelmişse, bir avuç feminist kadının çırpınışıyla oldu bu…
Yine de, istatistiksel olarak kanıtlamak zor olsa da, son yıllarda daha bir pervasızlaşıyor, daha bir amansızlaşıyor, daha bir canileşiyor sanki. Gazete sayfalarına, TV ekranlarına yansıyan-yansımayan, yemeği zamanında hazır etmedi diye, göbeğine piercing yaptırdı diye, yabancı bir erkeğe gülerek saati sordu diye, internette başka erkeklerle chat’leşti diye, cep telefonunda fazla mesaj var diye, canı sevişmek istemedi diye, komşunun kızıyla sinemaya gitti diye, izinsiz çalıştı diye, evden kaçtı diye, zifaf gecesi bakire çıkmadı diye, eteği kısa diye, pantolon giydi diye, üzerine kuma istemedi diye… kafası duvarlara vurularak, gırtlağı kesilerek, boğazlanarak, pompalı tüfekle öldürülen, bedenleri parça parça edilen kadınlar… Katledilmelerine intihar süsü verilen, intihara zorlanan, ya da kendilerine intihardan başka açar yol bırakılmayan kadınlar… Aile içinde ya da dışında bir kişi, beş kişi, on kişinin tecavüzüne uğrayıp da konuşmasın diye başı taşla ezilen el kadar bebeler, ilkokul öğrencisi kız çocukları, gencecik kadınlar, yetmişlik-seksenlik büyük anneler…
Peki ne oluyor? Ne oluyoruz?
Toplumsal süreçler hiç kuşkusuz ki karmaşık ve çok etkenli görüngülerdir. Tek bir faktörle açıklamak, genellikle işi basitleştirmek olur. Ama galiba genel yöneliş hakkında bir fikir oluşturmak mümkün.
Öncelikle, bu toplum hızlı ve devasa bir değişim yaşıyor. Her yönü, her bireyi, her köşesiyle. Kentleşme, modernleşme, içe kapanıklıktan sıyrılma, tüketim toplumu eğilimlerini benimseme, bireyselleşme, akraba grubu-cemaat yaptırımlarının etkisini yitirmesi, geleneksel otoritelerin aşınımı… İki kuşak önce doğduğu kentin sınırları dışına çıkmış insan sayısı neredeyse parmakla hesap edilebilirken, bugün bu ülkenin insanları dünyanın en uzak bucaklarında koloniler oluşturmuş durumda. Varoş, mezra, dağ köyü… bu ülkede televizyonun girmediği ev sanırım yok… Babaları köy kahvesinde pişpirik çeviren köy delikanlıları internet kafelerde sanal oyunlar oynuyor, köy kızları cep telefonlarıyla mesajlaşıyorlar.
Kimi sosyal bilimciler buna “modernleşme” deyip geçiyorlar - bazısı olumluyor, bazısı olumsuzluyor. Ama kanımca “nasıl”ını tanımlamaz isek etiket eksik kalacak. “Kapitalist” bir modernleşme bu. Yani insanları yüzyıllardır sığındıkları bucaklardan çıkartır, birbirleriyle ve dünyayla iletişime geçirirken bir yandan da büyük bir kısmını eşitsiz iktidar ilişkilerine tabi kılıyor, konumunu kırılganlaştırıyor, güçsüzleştiriyor… Geleneksel otorite örüntülerini yıkıp geçiyor. Çiftinde çubuğunda karnını şöyle ya da böyle doyuran köylü, silah zoruyla ya da ürünü beş para etmez hâle geldiği için büyük kentin varoşlarına sığındığında, sonsuz bir güvencesizlik ve belirsizlik içerisinde buluyor kendisini. Ya da işini şöyle ya da böyle çeviren mahalle bakkalı, artık karşı köşesine dek sızan çokuluslu marketler zinciri şubesi karşısında tutunamayarak her an meçhule yuvarlanabileceğinin bilinciyle diken üstünde yaşıyor. İşçi, tüm yazgısının patronun iki dudağı arasında olduğunu biliyor.
Ve kadınlar, artık sopa ile terbiye edilmenin doğal bir yazgı olmadığını, erkeği kendileri ve çocukları üzerinde tek buyurucu kılan eski dengelerin bozulduğunu, kaderlerinin baba/koca/ağabey zorbalığına boyun eğmek olmadığını, üstelik onun da eski afra tafrasını hızla yitirmekte, güçsüzleşmekte, çaresizleşmekte olduğunu görüyorlar…
Bir başka deyişle, geleneksel ataerkinin erkeği tek ve mutlak buyurgan kılan tek yanlı dengeler hızla bozulurken, yenilerini tesis edebilecek koşullar henüz gözükmüyor ortalarda. Yani, kadınlar iki ayakları üzerinde durmalarını sağlayacak toplumsal desteklerden (uygun çalışma koşulları, insanca geçinebilecekleri bir gelir düzeyi, onları av hayvanı olarak değil de “insan” olarak gören ve sayan bir toplumsal bilinç…) yoksunlar. Aşağılanan, iktidarsızlaşan, gücünü yitiren, şişirilmiş egosu sönümlenmekte olan erkekler ise, bunun acısını geleneklerin ellerinin altına teslim ettiği tek güç gösterisi olanağından, kadınlardan çıkarmaya çalışıyorlar. Vuruyor, kırıyor, öldürüyorlar…
Kriz zamanları kapitalizmin sıkıştırılmış, yoğunlaştırılmış, özüne indirgenmiş momentleridir. Böyle zamanlarda mahkûm kılındığı eşitsizlik, güvencesizlik ve belirsizliklere baş kaldıramayan (erkek) toplumun kadınlarını kırıp dökmesi, gerçekten de sevgili Dicle Hoca gibi içimizdeki en duyarlıları parça parça edecek kertede acımasız, ama ne yazık ki çok da şaşırtıcı değil…(başa dön)

N O T L A R
[1] Leo Tolstoy.
[2] KESK’in Sesi, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü Özel Sayısı 2009.


SOSYALİZMİN (TEKRAR) GEREKLİLİĞİ

Temel Demirer

 

“Vulger” bulabilmeniz pahasına aktarayım; “Sosyalizm daha fazla insana yiyecek sağlayan yeni bir ekonomik ve politik sistem olarak son sözü söyleyecek,”[25] der sosyalizmin gerekliliği konusunda Jack London…
Bugün, söz konusu gereklilik daha acil ve yakıcıdır…
İnsan(lık)ın, neo-liberal distopyanın yıkım dünyasında, devrimci Marksist ütopyaya olan gereksinimi daha da artmıştır…
Bilimkurgu, anti-ütopya bize distopyanın kehanetlerinden söz etti, ki anlattıkları aslında bugündü; “YDD”nin eşitsizlik/ adaletsizlik kâbusuydu…
Tıpkı sürdürülemez kapitalist bugünün deformasyonuyla geleceğin toplumuna, insanına dair kehanetlerde yani ‘Cesur Yeni Dünya’, ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ ve ‘Biz’in anti-ütopyalarında olduğu üzere…
Oysa insan(lık)ın muhtacı olduğu eşitlikçi-özgürlüğün sınıfsız sınırsız ütopyası... Yani şimdilerde var olmayan iyi yer, olmayan güzel ülke... Yani öyle bir yer düşleyeceksiniz ki var olamayacak kadar güzel olacak. Belki de büyüsü kaybolmasın diye, yazmaya kıyılamayacak kadar el değmemiş olacak; yalnızca düşlerde var olacak…
Ve nihayet bunun için ayaklanıp, onu yaratmak için dövüşeceksiniz…
Bu tamı tamına, Abdullah Öcalan’ın da “Hayır” dediği kapitalizmin[26] alternatifi, doğrudan alternatifi olan devrimci Marksist ütopyadır; hani Vatikan’ı bile kerhen “Evet” dediği[27] şeydir!
Elbette V. İ. Lenin’in, “Yeni sistemimizin bozuk olduğunu iddia ediyorlar. Fakat hatırlarsanız ilk yapılan buhar makinesinin de bozuk olduğu iddia edilmişti. Ama şimdi buharla çalışan makineler var. Ne olursa olsun, dünya üzerinde sosyalist bir toplumun kurulabileceğini ispatladık,” diye betimlediği tarihsel deneyimin binlerce “sorun”undan/ tartışmasından söz edebiliriz ve etmeliyiz de…
Evet bunlardan kimi “doğru”dur; kimi de “tevatür”!
Ancak kolay mı?
1871 Paris Komünü’nün kısa ömürlü ama emsalsiz deneyiminin ardından Sovyetler…
Hani Kızıl Süvarilerin, “Kıtlıkta ve soğuklarda, şehirde, tarlalarda Lenin’in işaretiyle ayaklandı partizan. Beyazların elinde kalan son kıyıya varmak için dağlardan ve ovalardan ilerledi partizan. Kan ve can bedeli bu zafer dokuz yüz on yedilerde, karlarda ve fırtınada Sovyet’i kurtardılar. Beyaz Ordu’yu yenerek, ezerek atamanları, bitirdiler bu savaşı denizin kıyısında...” kararlığıyla yaratılan işçi-köylü-asker Sovyetleri…
Sonra da NEP, kolhozlar, tren rayları, kızıl bayraklar ve orak-çekiç...
Anavatan savunması ve faşizmin ininde yenilmesi...
Çin’den Küba’ya, Vietnam’dan Kuzey Kore’ye devrimler...
Çift Kutuplu Dünya, Doğu Bloku, Soğuk Savaş...
Füze krizi ve Uzay macerası...
Bürokratik deformasyon, Dünya Devrimi’nden kopuş…
Glasnost ve Perestroyka...
Sonrası malum…
Ancak hiçbir şey boşuna değildi; olmadı da…
V. İ. Lenin ne demişti; “Biz bu eserin yapımına başladık. Ne kadar zamanda, ne zaman, hangi ulusun proleterleri bu eseri sonuna vardırırlar, bunun öze ilişkin bir önemi yok. Önemli olan buzun kırılmış, yolun gösterilmiş ve açılmış olmasıdır.”
Slavoj Zizek’in, “Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla başlayan süreçte komünist rejimleri protesto eden insanların çoğu kapitalizm değil, ‘insani yüze sahip sosyalizm’ istiyordu.
On yıllar önce ‘Ölüm kızıldan iyidir!’ diye bağıran o sağcıların şimdi sık sık ‘Hamburger yemektense kızıl iyidir!’ diye homurdandığı duyuluyor,”[28] dediği koşullarda yani Berlin Duvarı’nın yıkılışının 20. yıldönümünde BBC’nin 27 ülkede yaptığı bir araştırma, kapitalizme duyulan rahatsızlığın giderek arttığını ortaya koydu.
Araştırmaya katılan 27 ülkeden 29 bini aşkın kişinin sadece yüzde 11’i kapitalist sistemin iyi çalıştığına inanırken, kapitalizmin iyi işlediğine inananların sayısı sadece ABD ve Pakistan’da yüzde 20’yi geçiyor. Katılımcıların çoğu sistemin reformlar yoluyla iyileştirilmesini istediklerini ifade ederken, yüzde 23’ü ise kapitalizmin “sakat bir sistem” olduğunu belirtti. Kapitalizm dışında başka bir sisteme ihtiyaç duyulduğunu belirtenlerin oranı, Fransa, Bezilya ve Meksika gibi ülkelerde yüzde 30’u aşarken, Rusya’da katılımcıların yüzde 77’si, Ukrayna’da 75’i, Brezilya’da yüzde 64’ü, Fransa’da da yüzde 57’si, devletin ekonomiyi doğrudan kontrol etmesini istediklerini belirtti.
Evet görünen odur ki Ergin Yıldızoğlu’nun deyişiyle, “Komünizmin, XX. yüzyıl deneylerinin başarısız olduğu kesin. Ama o kapitalizmin adaletsizliklerine karşı, radikal (bu adaletsizliklerin kaynağıyla uzlaşmayı reddeden) bir tepkiydi. Bu bağlamda komünizmin hâlâ rakipsiz olduğunu kim yadsıyabilir?”[29]
Yaşanmışlığa… Ve oncasına kadar sosyalizmin (tekrar) gerekliliği inkâr edilemez…
Marx’ı filozofların yanına kilitleyip ondan kurtulabileceğini zanneden neo-liberalizm avucunu yalıyor.
Kapitalizmin, Marx’ın yıllar önce yazmış olduğu kaderinden kurtulamayıp tökezledikçe, hâlâ bir hortlaktan korkar gibi korkuyor Marksizm’in Komünist Manifesto’sundan…
Bunun böyle olmasındandır ki Marksizm’in insan(lık) ve kurtuluşu adına talep ettikleri, dünyanın her köşesinde sisteme yönelik muhalefetin dilini biçimlendiriyor…
Evet devrimci Marksizm ve isyanı hâlâ en korkunç hayaleti sürdürülemez kapitalizmin...

(başa dön)


| Copyright © 2008 | iletişim: gozpinar.net |