| ÂŞIK SİNEM BACI’NIN DAHA SÖYLEYECEK SÖZÜ VAR...
Eminim birçoğunuz şimdi aynı ritimde söylüyorsunuz yukarıda yazılı olan ağıdı. Kiminiz Sevinç Eratalay’dan, kiminiz İlkay Akkaya’dan, kiminiz ise Selda Bağcan’dan dinliyor… 30 Mart 1972 katliamı yazdırmış bu ağıdı Sinem Bacı’ya. O gün ne internetten indirilecek MP3’ler ne de CD-kaset, hiçbiri yoktu. Sözlü gelenekten gelen ozanlar vardı. Sazın, sözün bir olduğu, tarihin kültür taşıyıcılarıydı. O da üstüne düşen görevi fazlasıyla yapmıştı. Bağlaması omzunda söyleyecek sözü vardı. O gün söylediği söz bugün marş olmuştu Sinem Bacı’nın. O da zaten “Beni kimse bilmez ‘Oy Dere Kızıl Dere’yi bilirler” diyor.
Sinem Bacı’yla yolumuz gazetede kesişti. Bağlaması elinde içeri girivermişti. Ozan gelir de iki çift laf etmemek olur muydu? Sinem Bacı, Zara’nın Alevi köylerinden Gürpınar’da doğup yetişmiş. Bağlama’yı da henüz 19 yaşındayken eşi Âşık İhsani’den öğrenmiş. O ise biraz gönül koyarak “70’li yıllarda Âşık İhsani’nin eşi olarak bilen bilir. Ama o hiçbir zaman söylemezdi bunu” diyor ve “O benden hiç bahsetmedi. Benimle gittiği yerlerde hep bundan kaçtı. Kırgın gitmişizdir birbirimize…” diyerek âşığın aşka küskünlüğünü anlatıyor.
Gelin görün ki bu aşka gelmeden önce neler yaşamış Sinem Bacı. Müziğe ilkokulda başladım derler ya işte öyle başlamış Sinem Bacı’nın hikâyesi. Köyünde ilkokula başladığında öğretmenin gözde öğrencisiymiş. Her bayramda şiir okumak, türkü okumak onun görevi olmuş. Hâlâ gözlerindeki sevinçle “Öğretmenimin gözde öğrencisiydim. Şiir bana okutulur, türkü bana söyletilirdi” diyor. İlkokul öğretmeni bir eczacıymış Sinem Bacı’nın. Belki de gönüllere deva olması da buradan geliyor.
SADECE OKULUN DEĞİL KÖYÜN DE GÖZDESİ
Daha o zamanlar siyasi bir ozan olduğunu söylüyor. “60’lı yıllardı. Öğretmenim o dönemin Cumhuriyet gazetesi okuyucusu bir eczacıydı. Ankara’dan gelmişti” diyor. Köy okulunda soğuk kış günlerinde sobayı tutuşturmak için getirilen gazetelerden öğrenmiş sosyalizmi, kavramları. Gün olmuş devran dönmüş ve Sinem Bacı, değil okulun köylünün de gözdesi olmuş. Haksızlığa gelemeyen Sinem Bacı’nın ilk isyan ettiği öğretmeni olmuş. Çünkü, “Öğretmenim eczacıydı. İlaç getirir köyde parayla köylüye satardı. Bu öğretmen köylüyü sömürüyor diye bağırdım. Yani benim sınıf bilincim o yaşlarda başlamıştı. Köylü, emperyalizmi sömürüyü bilmiyordu ki. Ama tabii ben o zamanlar büyük yazarların köşelerini okuyorum ve sınıf bilincini öğreniyordum. Ve bunun üzerine kafa yoruyordum” diyor.
BİR İSYANDIR KIZILDERE
Sözümüz dönüp dolaşıp ‘Oy Dere Kızıldere’ye geliyor: Önce derin bir iç çekiyor, gözlerinde ıslaklık belli belirsiz süzülüyor… Alıyor sözü eline ve başlıyor anlatmaya: “Yaşım daha küçüktü, dağılmış bir ailenin çocuğuydum. Büyük şehre okumak için öğretmenim sayesinde geldim. Sonra yaşım küçük olduğu için her işyerine giremiyordum. Yaşım büyütülerek çalışmaya başladım” diyor duraksayarak. Ne tuhaf değil mi? Bu ülkede kiminin yaşı büyültüp asılıyor kimisi ise yaşı büyütülerek işçi yapılıyor... Sinem Bacı devam ediyor yine: “Benim yaşımı da işçi olabilmem için büyüttüler. O işyerinde sendika çalışmalarını öğrendim. İşçi olmayı öğrendim ve militan oldum. Günlerden bir gün ustabaşı gazeteyi getirip önüme attı. ‘Birkaç tane daha komünistin kellesi gitti’ dedi. Ben tabii feryat ettim. İşte o gün yaşananların isyanıdır Kızıldere.”
O gün, Kızıldere’yi yazdırmış yazdırmasına ama bedeli işten atılmak olmuş. Bin bir zorlukla girdiği işten de atılınca yapacağı tek şey kalmış: Devrimci olmak…
‘TARİHİN TANIĞIYIZ, BİZDEN KORKMASINLAR’
Bugüne dair kırgınlığı ozanca anlatıyor. Zaman zaman yapılan festivallerde kendisine yer verilmediğini söylüyor. “Kültür gecesi diyorlar, kültür festivali diyorlar ama kültürünüzü temsil eden biz ozanları çağırmıyorlar.”
Ozanların kültür taşıyıcıları olduğunun vurgusunu yaparken “Tamamen siyasi nedenlerden dolayı beni çağırmıyorlar. Ozanlar insanlara sınıf bilincini hatırlatır, insanları coşturur. Sistem yanlıları maalesef engel oluyor. Biz tarihin tanığıyız, bizden korkmasınlar” diyor.
Sinem Bacı’nın geçmişe olan özlemi büyük. Geçmişi anlatırken, “Yüreğimi acıtan ilkokuldan üniversiteye kadar o ne saygıydı. O nasıl güzel yüreklerdi. Her yürek coşkuluydu. O insanların saygısını özlüyorum.”
SAYGI BEKLİYORUM
Yıllardır halk ozanlığı yapmış birinin saygı beklemesinden doğal ne vardı ki? O da zaten öyle söylüyor, biraz saygı diyor: “Saygı bekliyorum. Doluyorum taşıyorum engelleri aşamıyorum. Eserlerimi gerçek müziği bilenlerle paylaşmak istiyorum. Ben öldükten sonra kıymete binmek istemiyorum. Yaşarken görmek istiyorum. O kadar çok bestem var ki, halka duyurmak istesem de ömrüm yetmez.”
Şu günlerde herkesin ozan kılıfına girdiğini söylüyorum. Gülüyor. “Eline her bağlama alan ozan değildir. 80’li yıllarda eline her bağlama alan ozanım dedi. Ee ben de saz çalıyorum ben de ozanım diyen çok oldu. Gençler de sandı ki ozanlık böyle bir şey. Hayır. Saza vuruyorum oldum bittim ozan. Yok öyle yağma...”
Ne yazık ki aradan 38 yıl geçmesine rağmen Kızıldere’den günümüze her gün yeni ağıtlar ekleniyor. Hele ki şu günlerde söylenecek en doğru söz yine “Dere böyle durulmaz, gence kurşun sıkılmaz” oluyor.
TEKEL İŞÇİLERİNİN DİRENİŞİ
Hasan
Tekel işçileri, can havliyle bir mücadeleye tutuşmuşlardır. Bugüne kadar, diğer işçi kesimlerine yapılanlara sessiz kalan Tekel işçileri, şimdi, dayanışmanın ve bir sınıf olarak hareket etmenin önemini kavramaya başlamışlardır. Bu saatten sonra neleri değiştirebilirler, bakıp göreceğiz.
Ama, Tekel işçilerinin bu mücadelesi bir şeyi yeniden ve kesin olarak su yüzüne çıkarmıştır. Türkiye de gerici-finans oligarşisinin ve onun yöneticilerinin , ne derece emek düşmanı bir sınıf tavrı içinde olduklarını...
"At izinin it izine karıştığı" bir ortamda, son Tekel direnişi ve bunun karşısında devletin aldığı tavır, "insanlık tarihinin sınıf mücadeleleri tarihi" olduğunu bir kez daha hatırltmıştır. Emekçiler için hayati önemde olan bu gerçek, çeşitli biçimlerde karartılmış, kendi sınıf çıkarlarının bilincinde olmayan emekçi kesimler çeşitli burjuva akımlrın görüşlerine harç olmuşlardır.
Kendileri için hiçte önemli olmayan birçok sorunda tavır gösteren emekçilere, iş kendi öz sorunlarına gelince, ilgisiz bir duruma gelmişlerdi. Futbol maçları için, bilmem hangi ilçenin belediyesi lağv edildiği için sokaklara dökülen emekçiler, kendi problemleri için kılını kıpırdatmaz konuma getirilmişti. Tabiki bu ideolojik zehirleme yöntemi ile gerçekleştirilmişti.
Yıllarca, ülkede Kürt halkının kanı döküldüğü yetmiyormuş gibi, Türk emekçiler "vatan bölünüyor!"zırvası ile uyutuldu. Kürt halkına karşı girişilen kıyım, sanki Türk emekçilerine bir lütuf gibi sunuldu. Milliyetçi faşist hezeyanlar körüklendikçe körüklendi... Kendi emekçilerini uyutmak için başka halklara düşmanlık bulunmaz bir fırsattı...
Ama bu son Tekel direnişi ve bu devletin bu direnişe karşı gösterdiği tavır, bu devletin sadece Kürt halkına düşman olmadığı, asıl olarak emekçi halklara düşman olduğunu çok açık ve net olarak gösterdi...
Çok sıradan bir işçi eylemine karşı gösterilen tahamülsüzlük ve vahşet, bu köhnemiş sistemin asıl korkusunun ne olduğunu birçok insana gösterdi...
Şimdi, direnişdeki bir işçinin deyimi ile,böylesi direnişler temelinde Kürt-Türk ve diğer halkların eşitilğe ve gönüllülüğe dayanan gerçek kardeşliğini, birlikteliğini adım adım inşa etmenin zamanıdır. Devletin en korktuğu şey bu olsa gerek....(19 Aralık 2009)(başa dön)
Galileo gerçekte ne gördü?
***Bilim ve Gelecek Dergisi sitesinden alınmıştır...***
Yaşamının büyük kısmında göz sorunları yaşadığı bilinen Galileo’nun, gözlemlerinde tam olarak ne gördüğü ve göz kusurlarının çalışmalarına etkisi, ölümünden 367 yıl sonra bilinebilecek. Bunun için gökbilimcinin mezarı açılacak ve DNA örnekleri alınacak.
NTV-MSNBC 24 Ocak 2009 Cumartesi
FLORANSA - Modern astronominin babası sayılan Galileo Galilei’nin yaşamının ikinci yarısında zaman zaman göz problemleri yaşadığı ve Katolik Kilisesi’nin verdiği ceza nedeniyle ev hapsinde geçirdiği yaşamının son iki yılında kör olduğunu tarihsel kayıtlarla biliniyor. İtalya ve İngiltere’den bir grup bilim adamı Galileo’nun DNA bilgilerinden, yaşadığı göz kusurlarının da etkisiyle araştırmaları sırasında tam olarak ne gördüğünü anlamaya çalışıyor. Bunun için DNA örneklerinden Galilei’nin mustarip olduğu hastalık tespit edilecek, elde edilen veriler üzerinden oluşturulacak bilgisayar simülasyonu ile astronomun yaklaşık 400 yıl önce gökyüzüne baktığında tam olarak ne gördüğü anlaşılacak.
Floransa Müzesi Bilim Tarihi Bölümü yöneticisi Paolo Galluzi yaptıkları çalışmayı şöyle açıklıyor: “Eğer Galileo’nun gözlerindeki sorunun tam olarak ne olduğunu anlayabilirsek bilgisayar modelleri ile onun ne gördüğünü anlayabiliriz.
Çalışma ekibinde yer alan Cambridge Addenbrooke Üniversitesi Hostanesi’den Dr. Peter Watson, Galileo’nun yaşamında hem iyi gördüğü hem de kötü gördüğü zamanlar olduğunu belirterek, geride kalan yazılarından ve notlarında gökbilimcinin tek yönlü miyop, iris iltihabı ya da yavaş yavaş ağırlaşan ve görüş açısının kaybolmasına neden olan bir göz hastalığından mustarip olabileceğini söyledi.

Galluzi de bilm adamının değişik göz hastalıklarından mustarip olduğunu düşünüyor: “Muhtemelen yeni uydular keşfetmeyi bekliyordu ancak görüş açısı karışıklığa katkıda bulundu. Yapacağımız DNA testi, mustarip olduğu hastalıkların ona nasıl oyunlar oynadığını anlayabileceğiz. Eğer hastalığını tam olarak anlayabilirsek görüşünü belirleyen etkenleri simule edebilir ve onun kullandığı tipte teleskop kullanarak ne gördüğünü tam olarak biz de görebiliriz.
SATÜRN’ÜN HALKALARINI UYDUSU SANIYORDU
Galluzi, Galileo’nun Satürn’ün şeklini düzgün olmayan, biçimsiz ve şişkin bir küre olarak tarif etmesinin göz bozukluğu nedeniyle olabileceğini düşünüyor. Ayrıca Galileo’nun, Satürn’ün halkalarını da gezegenin iki uydusu zannetmesinde kullandığı teleskopun yeterince güçlü olmamasının yanı sıra, gökbilimcinin göz kusurlarının da rol oynayabileceği iddia ediliyor.
Galileo, zamanında Kilise’nin kabul ettiği, Dünya’nın evrenin merkezinde yer aldığı ‘ana akım’ olarak adlandırılan astronomi kuramına karşı çıkmış ve Dünya’nın Güneş etrafında döndüğünü söyleyen Kopernik’i desteklemişti. Bu ‘sapkınlığı’ nedeniyle Galileo yaşamının son dönemini ev hapsinde geçirmiş, bu dönemde de gökyüzünü incelemeye, gezegenleri ve uyduları hakkında kayıtlar tutmaya, Ay üzerindeki kraterleri gözlemlemeye ve gezegenlerin hareketleri üzerine çalışmaya devam etmişti.
BAŞKA BİR GİZEM DAHA AYDINLATILACAK
Gökbilimcinin bedeni ölümünden hemen sonra gömülmedi. Katolik Kilise’si dini kurallarla gömülmesine karşı çıktığı için Galileo’nun bedeni kulede saklı tutuldu. Galileo’nun kemikleri yaklaşık 100 yıl sonra şimdi gömülü olduğu Floransa’daki Santa Croce bazilikasına taşındı. Yapılacak araştırma Galileo hakkında bir başka gizeme de açıklık çıkaracak. Eğer kilise izin verirse Galileo’nun gayri meşru olarak bilinen ve 33 yaşında ölen kızı Rahibe Maria Celeste’nin de DNA’ları karşılaştırılacak. Pek çok kişi Maria Celeste’nin Galileo’nun öz kızı olduğunu düşünüyor. Bu konuda Dava Sobel 1999’da ‘Galileo’nun Kızı’ adlı bir kitap yazmış ve kitap bestseller olmuştu.
(başa dön)
Şempanze Dünyasında da Kadınlara Şiddet Uygulanıyor
(Bilim ve Teknik dergisinden alınmıştır)
Aşk, şempanze dünyasında mutluluk demek değil. Özellikle dişiler için. Erkek şempanzelerin dişileri sıklıkla acımasız biçimde hırpaladıkları, dövdükleri, hatta bazen bunun için dal ya da benzeri ‘silahlardan’ da yararlandıkları biliniyor. Uganda’daki bir yabani şempanze grubu üzerinde yapılan 7 yıllık gözlem ve inceleme sonuçlarına göre,dişilere gösterilen şiddet davranışları
nın arkasında yatan neden, asında insan dünyası için de oldukça tanıdık. Özetle: “Sakın sağa sola bakayım deme!”
Şempanzeler aslında ‘serbest aşk’tan yana. Ancak belli bir zaman diliminde çiftleflmeye uygun dişilerin sayısı az; çoğu yavrularla meşgul durumda oluyor. Sonuç, erkekler arasında kıyasıya rekabet, dişilere de baskı ve zulüm. İncelemeyi yapan ekip (Boston Üniversitesi, ABD), küçük itip kakma hareketlerinden ağır vuruşlara kadar bütün davranışların kayıtlarını tutup, bunları çiftlerin bir araya geldikleri zamanlar ve gebelik olaylarıyla eşleştirmenin yanısıra, yapraklardan idrar örnekleri toplayarak, bir stres göstergesi olan glukokortikoid hormonu ölçümleri de almışlar. Dişilere gösterilen şiddet davranışları, araştırmacılara göre gelişigüzel değil. Dayağı en çok yiyenler, başta işkencecileriyle olmak üzere en fazla çiftleşen,
aynı zamanda da en doğurgan
olan grup. “Erkekler, tek kelimeyle onları
çiftleflmeye, ancak yalnızca kendileriyle
çiftleflmeye zorluyor” diye açıklıyor araşt›ırmacılar. Erkek şempanzenin
dayakla sağladığıysa, tahminlerine göre
doğacak yavruların kendisinden olması
olasğlığını yükseltmek. Ancak aşırı kortizol
düzeyleri de, dişilerin stres ve sonuçta
sağlık bakımından durumlarının hiç de parlak olmadığının göstergesi.
(başa dön)
Mars'ta buz bulundu
En yakın komşumuz Mars'ta keşif görevini sürdürmekte olan uzay aracı Phoenix bilim dünyasını heyecanlandıran görüntüler gönderdi. 3 gün ara ile çekilmiş görüntüleri inceleyen bilim insanları, fotoğraflardaki farklılığın eriyen buzdan kaynaklandığını müjdelediler. Aslında Mars'ın kuzeyinde buzun varlığı 2002 yılında Odyssey uydusu tarafından tespit edilmişti ama Phoenix'in bizzat yüzeyde gerçekleştirdiği bu keşif kesin kanıt olarak değerlendiriliyor. Buzun -yani suyun- varlığı yaşam olasılığı anlamına geldiği için büyük önem taşıyor.
Arizona Üniversitesi'nden Peter Smith keşfi şu cümleleri ile duyurdu: "Büyük bir gurur ve keyifle ilan ediyoruz ki bu sert parlak madde gerçekten de buzdur, kesinlikle başka bir şey değil. Elbette ki asıl aradığımız buz değil. Bazı mineraller, kimyasallar ve umarız organik maddelerin peşindeyiz."
Phoenix, Mars yüzeyine 25 Mayıs'ta 3 aylık bir görev için inmişti. Gezegenin kuzeyinde yüzeyin hemen altındaki ortamın yaşam için uygun koşulları taşıyor/taşımış olduğunu belirlemek üzere toprak ve buzu analiz edebilecek gerekli donanıma sahip olan araç, öncelikli olarak sıvı halde suyun ve organik bileşenlerin peşinde. Bilim insanları kendisinden önümüzdeki haftalarda daha büyük keşifler bekliyorlar ve her an yeni veriler almaya devam ediyorlar.
(Kaynak: Nasa, 20 Haziran 2008)(başa dön)
Mars'taki heyelan fotoğraflandı!5.3.2008
Bilim adamları 'Mars'ta hayat var mı?' diye araştırıken ilginç doğa olayı ile karşılaştı
Bilim adamları, kızıl gezegenin yüzeyinde meydana gelen çığın fotoğraflarını yayınladı. Bu görüntülerin çok önemli olduğunu belirten araştırmacılar, Mars’ın yüzeyinin son 1 milyon yıldır değişmediğine dikkat çekti.
(başa dön)
Termikte Bir Bilimadamının Gözlemleri
"Degerli Arkadaslarim
Gectigimiz hafta Afsin-Elbistan Temiz Komur teknolojileri seminerinde sunum yapmak icin Elbistan'da idim
Cok sayida ODTU Mezunu akademisyen- kamu/ozel calisani sunum yapti- cok sey ogrendik
Cuma gunu Afsin Elbistan komur sahasina (Kışlaköy) ve arkasindan Termik A ve B santrallerine gezi yaptik.
Linyit sahalari muhtesem. Bu buyuklukte ucsuz bucaksiz komur isleyen linyit sahasi dunyada az bulunur
Sonra A ve B uniteleri olarak adlandirilan termik santrallere gittik,
A- santralinde baca gazi kukurtsuzlestirme tesisi yok- elektro filtreler kucuk secilmis ve toz tutma disinda ayrica indirect yanma icin %30 komur yaptiklari icin asiri yuk altindalar. Cogu zaman calismiyorlar. Etraf korkunc hava kirliligi altinda
Eger bir komur yakan termik santralin bacagazi kukurtsuzlestirme tesisi yoksa, toz filtreleri calismiyorsa, verdigi fayda- cevreye verdigi zarar yaninda bir hictir- kapatilmalidir. Toplam 4 unitenin 2si calisiyordu- hic calismasa daha iyi- cunku buhar kazani bacalari cok buyuk miktarda atmosfere siyah kul atiyordu.
Sonra B unitesine geldik- iste burasi tam TEMEL fikrasi B santrali yeni- su anda gecici kabul doneminde Santrali yapan Alman firmasi iflas etmis- karsimizda mukavele ve muhendislik garantisi verecek bir sirket yok Yerli firmalarin muhendislik sorumlulugu yok- kapidaki andakondularda misafir olarak zaman dolduruyorlar B santralinin komur besleme sistemi yok, ihale edilmis 3-5 yila bitermis A santralinden B santraline 5km komur besleme sistemi yapilmis Burdan komur almaya calisiyor B santrali piril piril yapilmis ancak komur beslemesi yok, calisan unitelerin bacalari tertemiz- harika baca gazi kukurtsuzlestirme tesisi var- toz tutmak icin buyuk kapasiteli elektro filtreler var ancak kül depolama yok- külü tutuyorsunuz, santral arkasinda biriktiriyorsunuz, ruzgar esiyor her taraf kül icinde kaliyor, kül baraji (ash dam) kül basma/ depolama yok B santrali komur sahasinin ortasina yapilmis- santralin altinda kalan buyuk arazide acik saha komur uretimi imkani yok B santralinde (toplam 4 unite) 2 unite devrede calisiyordu, bir unitede boru patlamis her 2 santral de su sogutmali- hepsi calissa cevredeki belediyeler vatandasa su veremiyor- su az ise neden su sogutmali yaptiniz??? yeni barajlarin yapimi da 3-5 seneye bitecekmis
B Santrali cok guzel ancak komur besleme yok- kül depolama yok- her 2 santrale yeterli su yok.
Butun bunlara Temel fikrasi denmez de ne denir?
(başa dön)
Selamlar saygilar
Haluk Direskeneli
ODTU ME'1973 - Ankara MMO 6606
0533 353 1530- 0312 287 4914
http://energynewsle tterturkey. blogspot. com/
Külden göz gözü görmüyor
Türkiye elektriğinin yüzde 10'unu karşılayan, ancak çevreye verdiği zarar nedeniyle tartışılan Kahramanmaraş'ın Afşin ilçesine bağlı Çoğulhan beldesinde kurulu Afşin- Elbistan A Termik Santrali, yaydığı küllerden görünmez hale geldi.
27 Temmuz 1975'te dönemin Başbakanı Süleyman Demirel'in temelini attığı, 21 Ekim 1984'te de dönemin Başbakanı Turgut Özal'ın birinci ünitesinin açılışını yaptığı, baca gazı arıtma tesisi bulunmayan Afşin- Elbistan A Termik Santrali'nin bacalarından yıllardır kül yağıyor.
Santralin üretime başladığı günden bu yana yaşadıkları kirlilik nedeniyle tepkili olan bölge halkı, "Yarattığı kirlilik santrali yok etti. Santral kendi külleriyle kayboldu" dedi.
Santralin küllerinin çevreye yayıldığını, buhar verilmesi gereken bacalardan kül verildiğini anlatan yöre halkı, soruna artık bir çözüm bulunmasını istiyor.
Yetkililer ise, baca gazı tesisi için 4 yıl süre verildiğini, bu süre sonunda işlem yapılabileceğini söylüyor.
Santralin çevreye verdiği zararla ilgili sık sık yaptığı açıklamalarla gündeme gelen Elbistan Doğa Savaşçıları ve Çevre Örgütü'nün temsilcisi ve Elbistan Acil Kurtarma Derneği Başkanı Poyraz Poyrazoğlu, santralin 20 yılda toplam 200 milyon ton katı, sıvı, gaz halindeki atıklarla bölgeyi kirlettiğini belirtti.
Poyrazoğlu, "Siyasiler ve yetkililer 'ölçüm cihazını' getiriyoruz diyerek halkı yıllardır oyalamaktadırlar. Hatta B Termik Santrali'nin ÇED raporuna da A Termik Santrali'ne baca gazı kükürt arıtma sistemi yapılacağı, 3 bölgede ise hava kirlilik ölçümleri yapılacağı koşulu yazılmış. Ama bu yapılmayarak bölge halkının sağlığı hiçe sayılmıştır" dedi.
"Çernobil'i geçtik..."
Poyrazoğlu, "Yıllardır filtresiz çalışan Afşin-Elbistan A Termik Santrali, 1440 mw gücündedir ve Elbistan ve yöresindeki radyoaktif kirlilik, Çernobil'den 49 kat daha fazla... " diye konuştu.
Tonlarca atığın bölgede bulunan 500 bin insan tarafından solunduğunu, radyoaktif elementler de içeren yağışlar nedeniyle toprağa ve içme sularına karıştığını söyleyen Poyrazoğlu, "100 kilometre mesafeyi etkileyen bu santralde, baca gazı kükürt arıtma sistemi yok. 10 yıldır kül tutucu filtreler çalışmıyor" ifadesini kullandı.
Santral bu şartlarda çalışınca, dünya normlarına göre 150 mg/m3 olması gereken atmosferdeki kirlilik miktarının 1500 mg/m3'lere çıktığını kaydeden Poyrazoğlu, hasta ve ölüm oranlarının da başta kanser olmak üzere Türkiye ortalamasının 5 katını geçtiğini söyledi (başa dön) |